Manisa'nın düşman işgalinden kurtuluşunun 100. yıldönümünün coşkusunu yaşamanın arefesinde o günlerde yaşanılan acıları, zaferin hangi zorluklar sonrasında geldiğini hatırlamak çok önemli. Bu yapılmadığı taktirde milli bayramlarımız tam anlaşılamıyor; yapılan kutlamalar, sergilenenen sevinçler anlamsız kalıyor.
26 Ağustos tarihinde başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos'ta kazanılar zaferin hemen ertesinde özellikle Batı Anadolu halkı büyük bir sevinç içindeydi ancak 3 yılı aşkın süredir işgal  ettikleri yerlerden kaçan Yunan askerleri, kaçarken o güzelim şehirleri, kasabaları yakıp yıkmış, son mermilerini çaresiz insanları katletmek için kullanmıştı.
Ordumuz düşmanı kovalarken kurtardığı bir çok yerde tüten dumanlara, ağlayan analara şahit oldu... Çocukluğu Manisa'da geçen ünlü yazarımız Falih Rıfkı Atay, yangından kısa süre sonra geldiği Manisa'yı şöyle anlatır: "Henüz çürümeyen cesetler ve neredeyse henüz tüten yangınlar içinden geçiyorduk. Yanıp külleri savrulan Manisa’ya, cetlerimizin şehrine iki eli böğründe bakakaldık. Yunanlar çekilişlerinde yok edici bir tahrip yapmışlardı. Yanmayanlar, vakit bulup da yakamadıkları, yaşayanlar fırsat bulup da öldüremedikleri idi. Yunanlar Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek istemişlerdi…"
Tarihi kayıtlara göre, Yunan ordusu artık bu topraklarda tutunamayacağını anlayınca yaklaşık 3.5 yıl işgal altında tuttuğu kadim şehir Manisa'yı da ateşe verdi. Organize edilmiş şekilde, şehrin farklı noktalarında 5 Eylül 1922 akşamı yanan ateşler kısa süre içinde büyüdü ve aynı günün gecesi tüm şehir neredeyse bir alev topuna döndü.
Manisalılar yangınla birlikte Spil Dağı'nın eteklerine doğru tırmanmaya başladı. Sağlıklı ve genç olanlar kendini kurtardı ama yaşlı, hasta ve çaresiz 3 bin 500'den fazla insan ne yazık ki yangında can verdi. O hengamede Yunan askerlerinin 850'den fazla kişiyi de tüfeklerle katlettiği ifade ediliyor.
Dönemin şahitlerinden Gülfem Kaatçılar İrem, o günlerde küçük bir kız çocuğu olarak yangına tanık oldu: "Tepelerde gizlemek için kuru bir dere yatağına tırmandık. Biz tırmanırken, şehir yanıyordu ve biz onun ışığı ile aydınlatıldık ve ısısı bizi ısıttı. Şehir üç gün ve üç gece yandı. Ben evlerin pencere camlarını bomba gibi patladığını gördüm. Üzüm reçeli gibi köpüren, birbirine yapışmış. Havada kendi ayakları ile ölü inekler ve atları, balonlar gibi. Eski ağaçlar kökleri ile devrildi. Ben bu şeyleri unutmadım. Isı, açlık, korku, koku. Üç gün sonra, aşağıda vadide toz bulutları göründü. At sırtında Türk askerleri; biz onları tepelerde bizi öldürmeye gelen Yunanlar sanıyorduk. Ben yeşil ve kırmızı bayraklar taşıyan üç asker hatırlıyorum. İnsanlar ağlıyor, atlarının toynakları öpüyordu, bizim kurtarıcılarımız geldi diye."