Bir gerçek vardır : Hepimizin kısacık bir ömrün sonunda hayata veda  edecek gerçeği…

Sevdiklerimizi kaybetmeyenimiz yoktur. Ölüm gerçeği tarifi olmayan büyük bir acıyla karşılaştırır bizi.  Bu gerçeği ne kadar bilsek te sevdiğimiz birini bir daha görememenin acısı içimize çöker ve  şüphesiz ki her ölüm erkendir. 

Giriş cümlemde hepimizin kısacık bir ömrün sonunda hayata veda edeceğinden bahsettim. Kısacık demem göreceli  tabii. Ortalama 80-90 yıl içinde ya yaşarız ya da yaşadığımızı sanarız.

 Bilgelerin hep söylediği gibi: ‘’ Ne kadar yaşadığın değil yaşarken ne yaptığındır hayat’’… 35 yıl yaşayıp hayata anlam da katmış olabilirsin ,90 yıl yaşayıp hayattaki amacını bulamamışta olabilirsin…

Velhasıl yakın bir arkadaşım  en değerlisini , çınar ağacını, babasını kaybetti. Böyle günlerde kişi başkasının acısını kendi acısı görebilir .  Ben de kendi acım  hissettim ve  acısına ortak oldum . Gün oldu , zaman geçti . Babasını kaybettiği ilk gündeki hislerini sordum arkadaşım ne hissetmişti?

Beklediğim cevap boşlukta olduğu , kemikleri kırılırcasına acı çektiği söylemesi olacaktı . Ama arkadaşım bu cevabı vermedi. Arkadaşımın cevabı : ‘’Ayşe Nur başkalarına ikramda bulunmaktan acımı unutmuştum ‘’. Bu cevap çok iç burkucu değil mi? Acın var ve bu acı basit bir acı değil. Sen de acını yaşamadan ,sindirmeden koşturmaya başlıyorsun.

 Misafirperverlik, hoşgörü artık ne derseniz  burada bence biraz arka planda kalmalı. Taziye evleri karın doyurduğumuz yerler değil acılarını iyileştirmeye çalıştığımız yerler olmalı. Cenaze evlerinden bahsederken yemek  ne ikram edildi değil de  acılarını nasıl nasıl hafifletmeliyiz olmalı. Acılarına dert olmaktan ziyade acılarını paylaşmalıyız. Böyle günlerde komşu olarak , aradaki bağa sığınarak kendimiz yüklerini hafifletmeli evimizde pişirip biz yemek götürmeliyiz.

Acıyı ortak bilip, ince düşüneceğimiz günler hep olsun…