Kiminle oturup bir çay içsek veya kahve. Herkes aynı şeyden istisnasız şikayetçi. Kıskanç, samimiyetsiz, sadece çıkarları için ilişki kuran, bencilliği hayatının çatısı yapmış, bana dokunmayan yılan bin yaşasın teorisini hayat felsefesi edinmiş insan kitlesi hepimizin hayatının tam ortasında. Bu tiplerden korunup kollanamadığımız gibi söküp atamıyoruz da. Peki bunca insan aynı şeyden şikayetçiyse eğer neden kimse kendi kapısının önünü süpürmüyor? Her dönemde olduğu gibi biz yapınca sıkıntı yok. Bize yapılınca rahatsız ediyorcuların sayısı ayyuka çıktığından mı bunca şikayet?

Belli bir gidişat diyemiyorum. Çünkü artık iş gidişattan çıktı. Yaşam şekli haline geldi. Misafirden hoşlanılmayan, insanların birbirinden kaçtığı, güleryüze hasret, bir kahve sohbetinde bile çıkar olmayan ilişkiler tozlu raflarda.

Pandemiden önce yapılan tüm yorumlarda, bu salgın bittiğinde. Yeni dünya düzeni, yeni aile hayatı, yeni iş disiplinleri, yeni sosyal ilişki standartları olacağı her platformda hem söylendi hem yazıldı.

Peki o zaman gelinen noktaya neden şaşırıyoruz? Önceden uyarıldık değil mi? Dünya üzerinde bütün insanlar ölmeden mezara koyuldu resmen evlerine kapatılarak. Süreç tamamlandığında ders alarak o evlerden çıkmak yerine. Daha gergin, daha tahammülsüz, daha suratsız, bencile canlılar sokaklarda gezmeye başladı. Sadece yetişkinler değil çocuklarda.

Ben kendi adıma bu durumdan rahatsızım. Maneviyatın bu denli eksilmesinden, insani duyguların bu denli yok sayılmasından, vicdan terazisinin ayarının bu denli bozulmasından ziyade hiç akla bile gelmemesinden… Var mı bunun bir önlemi? Tabi ki var. Önce herkes kendi kapısının önünü süpürecek. Dilini, ağzının içini temizleyecek. Kemiği yok diye her diline düşeni dudağının arasından dökmeyecek. Kalbini temizleyecek. Gıybetle, kötü sözle, art niyetli düşüncelerle gölgelendirdiği kalbini temizleyecek. Kalp temizlenince vicdan terazisi zaten düzelecek. Ayaklarıyla gittiği kötü yerlerden vazgeçecek. Elleriyle dedikodu masaları için yaptığı kahveden vazgeçecek.  Daha kendiyle gözgöze gelemiyorken. Hayatında ki herşey için ‘sen’ demekten vazgeçecek. Önce kendine soracak. Ne kadar insanım? Haddimi hududumu biliyor muyum? İyiye iyi, kötüye kötü diyor muyum? Diye.

Ne çok gördük bildik duyduk. Ne çok kör olduk değil mi? Üç maymunu oynamak pek tatlı geldi birçoğumuza. Üzerimize o anlık doğan güneş, bir başkasının fırtınası oldu hiç umursamadık…

En çok neyi atlıyoruz aslında biliyor musunuz? Mesela bir arkadaşımızın fotoğrafını çekerken üzerinde ki kıyafetin rengi nasıl yüzüne güzel yansıyorsa. Kalbimize, aklımıza ve vicdanımıza giydirdiğimiz o düşüncelerin rengi de yüzümüze aynen öyle yansıyor. Ancak birinin hakkında konuşup, birinin hakkını yiyip, birinin kalbini kırıp sonra bana onu yaptılar bana bunu yaptılar dediğinizde bu sadece savsata oluyor. Üzgünüm ne ekerseniz onu biçersiniz. Kimse fırtına ekip samyeli biçmeyi beklemesin.

Tam da bu yüzden insanlar nasıl kullanılır, nasıl kendinden soğutulur, eş, dost, akraba, elti, görümce, kayın, bacanak, emmi, dayı, hala, teyze  den nasıl çıkar sağlanır, nesil semirilir diye kafa patlatıp sonra zeytinyağı gibi su yüzüne çıkıp gerçek mağdurmuş gibi dert yanamazsınız. Gün gelir o aklınız ve kalbinizde ki kör kuyularda kalır kimseye sesinizi duyuramazsınız. Bu yüzden bu hayatta önce kendimizi sevip. Önce kendimize saygı duyup. Önce kendimize dürüst olup. Önce kendimize sadık olalım ki zincirin ilk halkası sağlam olsun. Beklentiye girmek için nedenimiz olsun. Dua dileyip el açmak için yüzümüz olsun.

Şimdi herkes hep aynı şeylerden şikayetçiyse bu zamanda artık herkes kötü gün dostu değil iyi gün dostu bile arar hale geldiyse. Sevincine, başarısına yürekten mutlu olacak insan arar olduysa. Kimseye o, bu, şu demeden halimize şükredelim. Kimsenin yoluna çıkan, ayağına değen taş olmayalım ki bu dünya biraz daha gökkuşağı tadında kalsın.

Sağlıcakla kalın.