Kasvetli bir sabahtı. Ayaz, heryer ıslaktı. Belli ki gece yağmur yağmıştı. Erkenden kalkıp önce inekleri sağdı. Sonra danaları annelerinin yanına saldı. Bir süre izledi onları. Hiçbiri annesini karıştırmamıştı yine. Ne değişik bir bağ diye düşündü. Havada ki kasvet içinede oturdu o anda. Pekninin (hayvanların yem yediği yer) başına oturup sessiz sessiz ağladı annesizliğine. Çok değil iki yıl olmuştu ama acısı ilk gün nasılsa hala aynıydı. Evliydi çocukları vardı bir de erkek kardeşi. Kasabada da çok sevilirdi. Eli de sofrası da açık bir kadındı.

 ‘Kalk’ dedi kendi kendine. Çocuklar uyanmadan kalk. Vakit ağlama vakti değil. Semaver ateşlenecek yumurta kaynatılacak. Küçük oğlu erken kalkar herkesten önce yapardı kahvaltısını. Yol kenarındaydı evleri. Mutlaka gelen geçende olurdu. Eşide Allah canına sağlık versin gelen geçen herkesi sofraya davet ederdi.  Elini çabuk tutmalıydı. İçindede bir sıkıntı vardı bu sabah eli kolu tutmuyordu sanki. Önce süt bakırını elinden düşürdü. Sonra kahvaltı için hazırladığı çay tepsisini.

.

.

.

Kardeşi bekardı. Bugün kahvaltıda o da olmayacaktı. Arkadaşlarıyla birlikte arazileri dolaşacaklardı. Çok dürüst, çok adaletli, bıçkın bir delikanlıydı. 20’li yaşların ortalarındaydı. Yaşına göre olgunluğu dikkat çekiyordu. Kasaba küçük yer.  Onun bu davranışları çok büyüktü kasabaya. Kendine, ailesine, toprağına sahip çıkışı, çalışkanlığı hep konuşulurdu ablasının kulağına da gelirdi. İnce uzun çelimsizdi fiziksel olarak ancak öngörülü bir delikanlıydı. Kasabanın ağalarınında bu duruşu dikkatini çekiyordu. Babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesi yeni vefat etmişti. Bu acılar mı pişirmişti onu bu kadar yoksa insanların gözünü kör eden mal, mülk, toprak, para hırsı mı böyle asi etmişti? Bilinmez tabi. Onun tek bildiği bu düzenin düzen olmadığı ve onunda bu düzenin bir parçası olmayacağıydı. Bu düşüncesini de sık sık bacısıyla paylaşırdı.

O sabahta erkenden kalkıp hazırlandı. Arkadaşlarıyla birlikte arazileri gezip kasabanın içinden geçen ırmak kenarında biraz vakit geçirip döneceklerdi. Abdestini aldı namazını kıldı. Ceketini omzuna alıp evden çıktı. Aheste aheste köy meydanına doğru ilerledi. Arkadaşlarıyla buluşup, keyifli bol sohbetli şakalaşarak günü tamamlayıp ırmak üzerinde ki köprüye soluklanmak için oturacaklardı. O gün ırmak da o kadar gergin, hırçın ve kızgın akıyordu ki. Kendi aralarında öfkeli ırmak için; sevdiği kızı istedi de vermediler herhalde deyip gülüştüler.

Nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde arkadan şiddetli bir kuvvet onu suya itti. Köprüye tutunmak istese de dengesi çoktan kaybolmuştu. Ve o telaşlı sinirli suyun içinde buldu kendini.

Çok sürmedi iki saat sonra ablasına gitmişti kara haber. Babası annesi derken şimdi birde kardeşi. Artık o da yoktu. Yapayalnız kalmıştı. Tutanacak dalı da, ekmek bölecek kardeşi de yoktu. Jandarma geldi tutanaklar tutuldu, ifadeler alındı. Ancak herkes aynı şeyi düşünüyordu. Kimse dillendirmedi ama yıllarca herkesin aklında aynı soru cevapsız kaldı.

Yıllar yılları kovaladı. Kasabanın Nergis bacısı, Nergis hatun oldu sonra Nergis ana. Kimsesizliğini attı içine, büyüttü çocuklarını. O semaveri eksik olmayan kapıda düğün dernek kurdu. O ev üç kere evlatları için toy evi oldu. Torun sahibi oldu. Onlarında güzel günlerini görmek nasip oldu.  Tabi ki anasıyla babasıyla kardeşiyle bırakmadı hayat onu bir çok yakınını ebediyete uğurladı Nergis ana.

Ancak ne zaman kardeşinden laf açılsa. Eceliyle ölmedi dedi hep. Dürüstlüğü karakteri ağır geldi, taşıyamadılar dedi. İnsanlığı rahatsız etti düzen benim kardeşimin düzeni değildi dedi..

.

.

.

Birgün kapıda çamaşır asarken eşinin artık iyice rahatsızlandığı dönemde. Geniş omuzlu, iri yapılı, temiz yüzlü kafasında tek tel siyah saçı kalmayan bir adam kapıdan su istedi. Nergis anada verdi. Suyu içtikten sonra :

-         Beni tanımadın değil mi?

Nergis ana dikkatlice baktı.

-         Yok. Kimlerdensin?

-         Ayazların İsmail’i bildin mi?

-         Bilmem mi? Şeytan görsün yüzünü. Gencecik civanımın başını yediler. İnce hastalığa yakalanmış evvel sene öldü dediler. Benim içimde ki ateş seni de yakar. Deşme yaramı.

-         Doğru öldü. Onun oğluyum.

Nergis ananın gözlerinden çıkıyordu adeta öfkesi.

-         Senin ne işin var bu kapıda? Ciğerime düşürdüğün ateş yetmedi mi?

-         Dur otur Nergis ana. Senin ciğerinde ki ateş kırk senedir benim yüreğimde. Geldik gidiyoruz benim sana diyeceklerim var. Etme nolur dinle beni!

İçeri gidip bir bardak su aldı kendine Nergis ana. Elleri buz gibi olmuştu. Dile kolay kırk yıl sonra niye gelmişti ki? Kırk yıl önce o günü tekrar yaşıyordu sanki o günkü ateş yine sarmıştı vücudunu. Tekrar döndü yanına.

-         Ne diyeceksen de. Sonrada bir daha gelme.

-         Ana senin gardaşının sebebi ben değilim. Daha on dört yaşındaydım. Çocuksun ceza almazsın dediler. Aileme para verip bizi kandırdılar. Babam kahrından hastalık sahibi oldu. Bilemedik Nergis ana, düşünemedik; Dursun ağanın derdinin toprak olduğunu.  Ben yirmi sene suçsuz yere yattım mapusta. Ama kardeşinin sebebi ben değilim. Çok geç oldu ama artık bil istedim. Dedi. Elini öpüp gitti.

Nergis ana oturduğu yerden kalkamıyordu. Kardeşinden sonra kalan toprakları alıp ekip biçen, evinde sofrasında oturup ekmeğini, yemeğini yiyen Dursun ağamıydı yıllardır sönmeyen ateşinin sebebi? Nasıl yapmıştı bunu gözlerinin içine baka baka. Nasıl planlamıştı olanları? Bu nasıl insanlıktı.

Yaradan ölmeden nasip etmişti ona gerçeği duymayı. Geçti ama geçmemişti. Geçmeyecekti.

Sağlıcakla kalın.