Yazıma “ ÇOĞUNLUKLA EVET “ diyerek başlıyorum. Bunun nedeni de pek çok nörolojik hastalığın genetik temellere dayanması nedeni ile tamamen evet diyememem.

Yazıma “ ÇOĞUNLUKLA EVET “ diyerek başlıyorum. Bunun nedeni de pek çok nörolojik hastalığın genetik temellere dayanması nedeni ile tamamen evet diyememem.

Genetiğimizi değiştirebilir miyiz? Tabii ki hayır. Ancak “ Nadir görülen hastalıklar “ diye adlandırdığımız bir grup nörolojik hastalığı ayrı tutarsak, her hastalık yalnızca genetik nedenlerle olmaz. Çoğunlukla genetik yatkınlığın üzerine eklenen çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkarlar. Çevresel faktörler ise, yalnızca yaşadığımız çevre değil, aynı zamanda yaşam tarzımızdır. Yani kendimize ne kadar iyi baktığımız..

Mahşerin beş atlısı ( Kronik Hastalıklar):  Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı ( Diabet), yüksek kolesterol, obesite beyinde damar tıkanıklıklarına yol açtıklarından, inme ve demans ( bunama) gibi kronik nörolojik hastalıkların en önemli nedenleridir . Özellikle çocukluktaki obesite ve kötü beslenme alışkanlığı ilerdeki kronik hastalıklar için ciddi risktir. O yüzden, “Bir dirhem et, bin ayıp örter “ atasözü ne yazık ki bilimsel gerçeklerle uyuşmuyor. Sigara, alkol, zararlı madde kullanımının da zararlı etkilerini unutmayalım. Zira ortaya çıkan kronik hastalıklar, uygun ilaç ve gereğinde fiziksel tıp ve rehabilitasyon ile iyileşse bile, bu alışkanlıklar devam ettikçe tekrarlayacaktır. Önceki yazılarımda sıkça söz ettiğim Parkinson, Alzheimer ve diğer demanslar, beyinde sonradan zararlı hale gelen proteinlerin birikmesi ile oluşuyorlar. Ne yazık ki kronik hastalıkların bu proteinlerin de birikimine yol açtığı  gösterildi.

Fiziksel ve Zihinsel Egsersiz: Fiziksel egsersizin beyin kapasitesini arttırdığı pek çok çalışma ile kanıtlandı, hemen her yaş için uygun bir egsersiz bulunabilir. Belli yaş üzeri hastalarıma en azından haftada üç gün yarım saat yürüyüş yapmalarını öneriyorum.

Eğitim şart: Beyin kapasitemize arttırmak için, emekli olduktan sonra bulmacaya sarılmak çok da fazla işe yaramıyor ! Araştırmalar erken yaşta başlayan eğitimin, okuma alışkanlığının, birden fazla dil öğrenmenin, yeteneğimiz varsa müzik aleti çalmanın beyni gerçekten koruduğunu gösteriyor.

Mucize bir besin var mı: Tam anlamı ile yok. Ama yardımcı besinler var. Onbinlerce kişide binlerce çalışma sonrası nörolojik hastalıkları önleyen  mucize bir besin bulunamadı, ancak hastalığı korumaya yardımcı olanlar  tabii ki var. İlk yazılarımda da bahsettiğim “ Akdeniz  tipi beslenme “, yani  sebze ve meyve, tahıl, baklagil, yağlı balık ve sınırlı kırmızı et tüketiminin önerildiği beslenme biçimi pek çok hastalıktan korunmada oldukça etkili. Fakat pek çok çalışmada, bu tarz beslenmenin, Akdeniz kıyısında yaşamayanlarda yeterince işe yaramadığının gösterilmesi, sosyal ortamda yavaş yemenin de etkili olduğunu düşündürdü.  Dolayısı ile, yaşamımıza “Akdenizliler gibi yiyerek “ kavramı artık yerleşti.  Koyu renk sebze ve meyveler, özellikle orman meyveleri ve kırmızı üzüm, kabuklu kuru yemiş, yağlı balık, zerdeçalın kanıta dayalı faydalarından söz etmeden geçemeyeceğim.

Olumlu düşünelim: Evet, yaşama pozitif bakanlar  daha uzun yaşıyor, hem hastalıklardan daha çabuk iyileşiyorlar, beyinleri de genç kalıyor.  Yani bardağın dolu tarafını görmek gerekiyor. Ve bolca dost edimek, yaşamdan kopmamak.

Güzel yaşamak dileği ile, güzel bir hafta diliyorum….