Tarih boyunca insanlar tek tek yapılarda olduğu kadar yarattıkları fiziksel çevrelerde de estetik nitelik aramışlar ve bu kaygı ile çevrelerini düzene sokma arayışında olmuşlardır. Doğal ve kültürel ögelerin bir araya gelmesi ile biçimlenen kentler onu oluşturan parçalardan farklı nitelik taşıyan bütünlerdir. Gerek tek yapıların gerekse yapı ve açık yeşil alanların bir araya gelerek çevrenin yalnızca insanın biyolojik gereksinmelerini karşılayan işlevsellik değil, aynı zamanda psikolojik, entelektüel gereksinmelerini de karşılayan estetik nitelikler de taşıması gerekmektedir.

          Kentsel çevreler yapılar ve bunların tariflediği dış mekanlar olmak üzere pozitif ve negatif ögelerden oluşmaktadır. Bunların arasındaki tanımlı ilişkiler, mekan akışkanlığı, iyi kurgulanmış mekansal geçişler ve uyum da kentsel estetiğin niteliğini belirler. Kentsel çevrelerde yapı ve yapı gruplarının oluşturduğu pozitif ögeler açık ve yeşil alanlar, avlular, bahçeler, yollar, meydanlar gibi negatif ögeleri tanımlayacak ve tarifleyecek biçimde bir araya gelmeli; bütünün ayrılmaz parçalarını oluşturmalıdırlar. Kentsel çevrelerdeki pozitif ve negatif ögelerin yüzeylerini oluşturan çizgiler, yüzeylerin malzeme, renk, doku özellikleri ile yapıların cephe oranları, açıklıkların niteliği, cephe süslemeleri de kentsel çevre kalitesinin belirlenmesinde önemli unsurlardır. Bunun yanı sıra yer kaplamaları, kentsel donatı/kent mobilyası, aydınlatma elemanları, durak, pano, telefon kulübesi gibi elemanlar ile bitkisel materyal ve kullanım biçimi kentsel estetiğin sağlanmasında doğrudan katkı sağlayan ögelerdir. Tüm bu değerlerin bir araya gelmesi ile kent bütününe ilişkin kent makroformu ve kent silüeti oluşmakta, detayda irdelendiğinde ise mikro ölçekte kentsel estetik ve güzel/çekiciliği olan çevre kavramı ortaya çıkmaktadır. Kentsel bütüne bakıldığında gözlenen nesnenin tüm ögeleri arasında algılanan uyum onun güzelliğini yansıtmakta; bütünün estetik olması parçaların birbirleri ile olan ilişkilerinin de iyi çözümlenmiş olmasına bağlıdır.

            Farklı uygarlıklarda kültürel niteliklere ve dönem özelliklerine bağlı olarak belli temel ilkeler tekrarlanmış, süreç içinde tekrarlayan bu uygulamalar planlama-tasarım ilkelerine dönüşmüştür. Endüstri devrimi sonrasında ise kentsel gelişmeler çevre kaynakları, doğal-kültürel değerler ve estetik bağlamda kentlerdeki yaşam kalitesinin iyileştirilmesi konusunda acil müdahaleler gerektirmiş, böylece sürdürülebilir kentler kavramı gündeme taşınmıştır. Kent formu doğrudan yerleşim formu ve niteliği ile bağlantılı olup, kesinlikle eklektik bir nitelik taşımamalı, mutlaka geniş çerçeveli değerleri bütünleştirmelidir. Her kentin mutlaka belli bir amaca hizmet eden karakter taşıması, bu kimliğe bağlı olarak da belli estetik değerleri bünyesinde barındırması gerekmektedir ki bu da her kentin belli, bir kentsel imaj ve duygu uyandırıcı niteliğe sahip olmasını getirmektedir.

          Tarihte görülen ilk kentler ve yerleşim yerleri salt barınma ihtiyacını gidermek amacıyla çarpık ve düzensiz bir yapılaşma ile değil, aksine estetik kaygılarla kurulmuş ve dizayn edilmiştir. Günümüze ulaşmış olan ilk kent kalıntıların örnekleri bu durumu kanıtlamaktadır. Orta Anadolu'da, günümüzden 9 bin yıl önce yerleşim yeri olmuş, çok geniş bir Neolitik Çağ ve Kalkolitik Çağ yerleşim yeri olan Çatalhöyük ve Klasik Yunan döneminde İyonya'nın on iki şehrinden biri olan ve kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanan Efes Antik Kent'in doğal, kültürel, tarihi, sosyal ve yapay öğeleri içinde barındıran bir estetik anlayış ile kurulmuş olması buna en güzel örnektir.

         Kentlerin estetik değerinin ilk kent yapılarında bile ön plana çıkartılması, insanoğlunun tarihsel süreç içerisinde kentsel estetiğe ne kadar fazla önem verdiği göstermektedir.

           Kentlerin “kent” tanımına hak kazanabilmeleri için de belli standartlara sahip olmaları ve çevresel/kentsel açıdan belli bir estetik çekiciliğe sahip olmaları gerekmektedir. Kentlerde işlevsellikleri estetik değerlerden yoksunluklarına gerekçe yapılan müdahelelerle sıkça karşılaşmaktayız. Ayrıca neyin gerçekten işlevsel olduğu da tartışılmalıdır. Sözde işlevleri, estetik değerlerden yoksunluklarına gerekçe gösterilen birçok öge günlük yaşamımıza tüm eziciliğiyle giriyor. Kentin tasarımı insanların anlamlandırdığı ögelerin, önemli tarihsel ve kentsel izlerin, değişim ve farklılaşma noktalarının değerlendirilmesini içerir. Tasarım sürecinde, kentsel görünüm ve estetik kaygılarıyla yaratılan çevrenin toplumsallaşmayı ve toplumsal ilişkileri ne düzeyde geliştirebildiği ve iletişimi artırdığı dikkate alınmalıdır.

          Kentsel parçalar ve bölgeler arasında, estetik kaygıyla ortak mekanlar yaratmayan ve yaya dolaşım olanaklarını güçlendirmeyen bir yapılaşmanın, kentsellikten beklenen kamusallıkları geliştirdiği söylenemez.