Her kentin kendine özgü hikayesi, dokusu, kokusu ve hatta sesi vardır. İç içe geçmiş girift bir katmanlar bütünü olan kent; mimarlık, tarih, ekonomi, sanat, sosyoloji, mühendislik, sağlık, hukuk ve daha birçok disiplini barındırır. Günümüzde her disiplin kenti kendi kavramlarıyla anlamaya ve açıklamaya çalışsa da kent içinde yaşananların ve yaşayanların tümünün hikayesinin toplamıdır. Bir kente bakmanın onu görmek olmayacağı gibi kenti düşünmek de yalnızca tarihsel geçmişinden kalan uygarlıkların mekânsal kalıntılarının izini sürmek değildir. Sosyal, kültürel, mekânsal gündelik yaşam pratiklerinin değişmesi kenti ve yaşamı değiştirir.

         Günümüz kent politikalarında kent sürekli olarak yeniden üretilmekte ancak kenti üretenlerin kent üzerinde bir söz hakkı bulunmamakta, adeta içinde yaşadıkları mekâna yabancılaşmaktadırlar. Bu yabancılaşmanın bir yanı psikolojik olsa da kentte yaratılan kapalı siteler gibi "kurtarılmış bölgeler", kamusal alana yapılan sınırlamalar, mekânsal müdahaleler yabancılaşmayı fiziksel bir boyuta taşımakta, kenti ve kentte yaşayanları ayrıştırmaktadır.

     Peki kent ile kentliyi yabancılaştırmadan, ayrıştırmadan bir arada tutabilecek mekanlar yalnızca tüketim kültürünün çoğulculuğu ile sayıları artan alışveriş merkezleri midir?

      Sosyal paylaşım alanlarının Ülkemizde ve kentimizde azalması, kentin dönüşümünün fiziki yapıların yeniden inşası gibi yüzeysel düşüncelerle değerlendirilmesi; kent kimliğinin tahrip olmasına sebep oluyor.  Kent kimliğinin, bir kenti diğer kentlerden  ayırt  etmeye,  bir  anlamda başkalaştırmaya yardımcı olan nitelikler ve kente özgü olduğu tartışma götürmeyen öğelerden oluştuğunu söyleyebiliriz.

         Kimliğe öz niteliğini kazandıran kent insanı, algılarken etkileşim kurmakta, tanımakta, bilmekte, yararlanmakta, yaratmakta, imgeler oluşturmaktadır.  İmge, gerçeklikle benzerliği olan ve zihinde canlandırılan, zihinde yeniden oluşturulan Şekil olarak tanımlanabilir. Bu aynı zamanda geleceğe yönelik bir düşünüşü içerisinde barındırır. Çünkü kimliğin zamana ilişkin boyutu bu noktayı da kapsamakta ve değişimin temellerini de hazırlamaktadır.

     Kenti kent yapan, kentin fiziki değerleri olan doğal çevre, mimarlık değerleri, kültürel miras, kentte yaşayanların yaşam kalitesine dair memnuniyeti ve kentin kimliğine ilişkin söylemin bir araya geldiği ilişkiler sistemi, bileşenlerinin ayrı ayrı özellikleri ve birbirleriyle etkileşimleri kentin kimliğini belirlemektedir.

          İnsan eliyle yapılsın ya da doğa tarafından şekillendirilmiş olsun bütün yerler farklılaşmış özelliklere sahiptir. Bu farklılaşmada öncelikli olan bu iki bileşen arasındaki etkileşimin bulundukları konumlar tarafından yönetiliyor olmasıdır. İnsanlar nerelere yerleşimlerini kurarlar ya da nasıl tür yerleşim yerleri insanları barındırır. Her iki sorunun da cevabı “yer” ve “karakter” terimleriyle açıklanabilir. Bir yerin karakteri öncelikli olarak o yerin bulunduğu konuma ve doğal şartlara bağlıdır. Daha sonraki aşamalarda ise doğal şartlara da bağlı olarak gelişen insan yaşayışları ve davranışları tarafından şekillendirilen çevreye bağlıdır. Bir yerin sahip olduğu karakteri o yerin ruhunu yansıtır ve bu ruh aynı zamanda o kentin kimliğidir.

      Bir kentin kimliği, bir bakıma o kentin ruhu demektir. Bu ruh, o kenti ve o kentte yaşamayı anlamlı hale getirir. Zaten, “kentlilik bilinci” denilen şey de, kentte yaşayanların kendi kimliklerinin yanı sıra bir de içinde yaşadıkları kentle özdeşleşebilen bir kimliğe sahip olmaları halinden kaynaklanır. Bir kentte yaşayan kişiler için, içinde yaşadığı çevre, sadece içinde geçimlerini kazandığı alanlardan ibaret ise, yani geçim aracı dışında bir anlamı yoksa orasının bir kimliğinden değil; belki kimliksizliğinden söz edebiliriz. Yine aynı şekilde, bir kentte kaotik bir yapı gözleniyorsa, bu kentin bir kimliği olduğundan söz edilmemekte, bilakis “kimliksiz” denmektedir.