‘’Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.’’ Türk Edebiyatının en iyi giriş cümlelerinden biridir Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanının giriş cümlesi.

       Konuşmak yerine dinleyen, sözünü fazla uzatmayan, içe dönük, ömrü boyunca ne okumaktan ne de yazmaktan vazgeçmeyen, Türk edebiyatına biri yarım kalmış üç roman, iki öykü, bir de masal kitabı bırakmış olan Yusuf Atılgan’ın 33. Ölüm yıldönümündeyiz.

       Kurtuluş Savaşı yıllarında Manisa’da doğan Yusuf Atılgan’ın ailesi savaş sırasında evlerinin yanması nedeniyle Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne yerleşir. 1921 yılında Hacırahmanlı’da dünyaya gelen yazar, ilkokulun bir kısmını yaşadıkları köyde, bir kısmını ise Manisa’da okur. Liseyi Balıkesir Lisesi’ne parasız yatılı olarak okur. Lise yıllarını Balıkesir’de geçiren yazar, bu dönemde edebiyata merak salar. İyi bir okuyucudur ve kütüphaneler en sevdiği yerlerdir. 1939'da Balıkesir Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğrencilik yılları başlar. İkinci sınıfa askeri öğrenci olarak devam eder. Taşradan İstanbul'a giden Yazar Atılgan, burada oldukça kalabalık ve hiç bitmeyen bir İstanbul ile tanışır. Tanıştıkları arasında-ki sonradan en yakın biricik dostu-yoldaşı olan yazar Vedat Türkali vardır. Dostlukları ayrıca okumaya değer bir hikâyedir. Atılgan, fakülteyi 1944 yılında bitirip mezun olur.

        Bir yıl Akşehir’de bulunan Maltepe Askeri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra Hacırahmanlı köyüne geri döner.

          Yusuf Atılgan’ı alışageldiğimiz yazarlardan ayıran noktalardan biri de hayatı yaşama biçimidir. Belki de bu yüzden Türk edebiyatının en fazla merak uyandıran isimlerindendir. Otuz yıl Manisa’da yaşar Atılgan. Köydeki rutin hayatın bir parçası olur. Tarladaki işleri bitince kahveye gider, briç ve satranç oynar. Arkadaşları ile biraz sohbet eder ve evine geri döner. Ama bu yıllarda bile okumayı, yazmayı bırakmaz. Aktif olarak beş yıl toprakla uğraşan yazarın edebiyat tutkusu ağır basar ve 1952 yılında daha fazla okumak ve yazmak için toprakların işletilmesini arkadaşına bırakır. Sonrasında “Tercüman Gazetesi” tarafından yapılan bir hikâye yarışmasına katılan yazar, “Kümesin Ötesi” ve “Evdeki” adlı öyküleri ile yarışmada büyük bir başarı elde eder. İki farklı imza ile katıldığı bu iki öykü birinciliği ve yedinciliği kazanır ancak ödülleri kendisine verilmez. Ardından “Aylak Adam” öyküsüyle 1958 yılında katıldığı “Yunus Nadi Roman Ödülü” yarışmasından da ikincilik ödülü kazanan Atılgan, bu öyküsüyle kalemini tamamen ustalaştırdığını da kanıtlamıştır. Artık edebiyat dünyasında ismi bilinen biridir Yusuf Atılgan. Buna karşılık o, köydeki mütevazı hayatına devam eder.

         Aylak Adam’dan Yaklaşık 15 yıl sonra 1973 yılında Anayurt Oteli’ni yazar. Psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık konuları başarıyla işlediği Anayurt Oteli’nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği gibi konuları işlemiştir. Bu eseri dönemin yönetmeni Ömer Kavur tarafından beyaz perdeye aktarılır. Roman aynı zamanda bir sinema eseri olarak da çok tanınmaya başlar.

         1976'da kendisini Aylak Adam romanındaki C. ile özdeşleştiren ve bir süre mektuplaştıkları Serpil Gence ile evlenir. Yazar, evlilik ile beraber köydeki hayatını bırakır ve İstanbul’a taşınır. Yayınevlerinde redaktör ve çevirmen olarak çalışmaya başlar. 1979 yılında oğlu Mehmet dünyaya gelir.  9 Ekim 1989’ da İstanbul’da hayata gözlerini yumar.

     Son çalışması adını “İşkence” koymayı düşündüğü, 2000 yılında “Canistan” adıyla yayımlanan, tamamlanmamış son romanıdır. Bu romanında “Anayurt Oteli”nde olduğu gibi yine ‘taşradan’ seslenir Atılgan.

        Anayurt Oteli, Aylak Adam ve tamamlayamadığı Canistan'da anlatmak istediği hep bir arayıştır. Varoluştan gelen bu sorgulama içgüdüsüyle yazarak başa çıkabilmiştir Atılgan. Oğuz Atay'dan önce, içimize ışık tutan odur. Yarattığı karakterler sürekli psikolojik bir yabancılaşma içerisindedir ve isyandadırlar. Ancak karakterlerin hiçbiri istediği düzeni oluşturacak güçte değildir ve roman sonunda hepsi psikolojik yıkıma uğrar.

       Ele aldığı meseleleri, iç ve dış dünya arasında kurduğu denge, anlatım tekniği ve kurgusu, ayrıntıları, imgeleri, çağrışımsal ifadeleri kullanışı... Bütün bunlar Yusuf Atılgan’ın romancılığımızdaki yerini, farkını ortaya koyuyor.

           Edebiyatımızdan bir Yusuf Atılgan geçti sessiz sedasız. Onun yazdıklarını okuyunca, bu kadar az üretmiş olmasına üzülmemek elde değil. Hele ki bireyin, cinselliğin, modern ve postmodern anlatıların, biçim arayışlarının gözde olduğu günümüzde, birey-toplum çatışmasını bu kadar derinlikli anlatan Yusuf Atılgan’ın eserlerine daha da sıkı sarılmak gerekir.

Teşekkürler Yusuf Atılgan.