Türkiye’yi derinden sarsan okul saldırıları sonrası kamuoyunda en çok sorulan sorulardan biri yine aynı oldu: “Bir çocuk nasıl bu noktaya gelir?” Uzmanlara göre asıl odaklanılması gereken soru ise bundan önce başlıyor. Çünkü çocuklarda saldırganlık çoğu zaman aniden gelişen bir tablo değil; zaman içinde biriken, çoğu zaman görmezden gelinen ve yeterince doğru okunmayan işaretlerin sonucu olarak ortaya çıkabiliyor.
Uzman Psikolog Eda Tuğçe Erol’un değerlendirmelerine göre mesele yalnızca açık saldırganlık değil, çocuğun duygularıyla ve çevresiyle nasıl ilişki kurduğu. Bu nedenle hem dışa vuran hem de tamamen içine kapanan çocukların verdiği işaretler dikkatle izlenmeli.
Şiddet öncesi sinyaller nasıl ortaya çıkıyor?
Uzmanlara göre çocuklarda saldırganlık çoğu zaman küçük işaretlerle başlıyor. Sık öfke patlamaları, başkalarına zarar verme, kurallarla sürekli çatışma yaşama ve empati eksikliği daha görünür belirtiler arasında yer alıyor. Bu işaretler bazı çocuklarda erken dönemde fark edilebiliyor. Ancak her çocuk bu kadar açık sinyal vermiyor. İşte asıl risk de burada başlıyor.
Sessiz kalan çocuklar neden daha kolay gözden kaçıyor?
Uzman değerlendirmesine göre bazı çocuklar saldırgan davranışlar göstermese de ciddi bir içe çekilme yaşayabiliyor. Kimseyle konuşmayan, arkadaş edinmeyen, sınıf içinde fiziksel olarak orada olsa da duygusal olarak görünmeyen çocuklar çoğu zaman “kendi halinde” denilerek geçiştiriliyor. Oysa bu tablo da en az dışa vuran öfke kadar önemli bir uyarı işareti olabilir. Çünkü temel mesele, çocuğun duygularını sağlıklı biçimde düzenleyip düzenleyememesi.
Hangi belirtiler artık ciddiye alınmalı?
Uzmanlara göre belirleyici olan yalnızca yaş değil, davranışın sürekliliği ve yönü. Küçük yaşlarda öfke, huzursuzluk ya da ani tepkiler belli ölçüde doğal kabul edilebiliyor. Ancak çocuk büyüdükçe öfkesini hâlâ sadece zarar vererek gösteriyorsa ya da tersine giderek daha fazla içine kapanıyorsa, bu durumun “zamanla geçer” diye ertelenmemesi gerekiyor. Erken fark edilen sorunlar yönlendirilebilirken, geç fark edilenler daha katı ve zorlayıcı hale gelebiliyor.
Ebeveynler çocuklarını nasıl koruyabilir?
Uzman Psikolog Erol’a göre ebeveynlerin rolü bu noktada son derece belirleyici. Çocuk öfkeyle doğmuyor; öfkesini nasıl yöneteceğini içinde büyüdüğü ortamda öğreniyor. Sınırların olmadığı bir ev ortamında büyüyen çocuk engellenmeye tahammül etmekte zorlanabiliyor. Aşırı sert ve baskıcı bir çevrede büyüyen çocuk ise gücü çözüm yolu olarak benimseyebiliyor. Bu nedenle en koruyucu yaklaşım, çocuğun duygusunu kabul ederken davranışına sınır koyabilmek. “Öfkelenebilirsin ama zarar veremezsin” mesajı, hem anlaşıldığını hem de sınırların var olduğunu hissettiren temel yaklaşım olarak öne çıkıyor.
Dışlamak sorunu çözüyor mu?
Toplumun sık yaptığı hatalardan biri de saldırganlığa meyilli çocukları “sorunlu” ya da “tehlikeli” gibi etiketlerle dışlamak. Uzmanlara göre bu yaklaşım çocuğu iyileştirmiyor; tam tersine sistemin dışına itiyor. Dışlanan çocuk daha fazla öfke biriktirebiliyor, daha az destek görüyor ve daha az denetleniyor. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey dışlamak değil; anlamak, yönlendirmek ve çocuğu yapı içinde tutmak.
Profesyonel destek neden ertelenmemeli?
Birçok aile, çocuğunun etiketleneceği kaygısıyla uzmana başvurmaktan kaçınabiliyor. Oysa uzmanlara göre psikolojik destek almak, çocuğa kalıcı bir kimlik yüklemek anlamına gelmiyor; aksine sorunun sertleşmesini önleyen bir adım olabiliyor. Üstelik her başvuru ilaç tedavisi anlamına da gelmiyor. Süreç çoğu zaman değerlendirme, aileye rehberlik, yönlendirme ve psikolojik destekle ilerliyor. Geciken her adım ise durumu daha karmaşık hale getirebiliyor.
Asıl soru ne olmalı?
Uzman değerlendirmesinin en çarpıcı yönlerinden biri de saldırganlığın çoğu zaman bir “kötülük” değil, bir baş edememe hali olarak tanımlanması. Bazı çocuklar yardım çağrısını öfkeyle, bazıları ise sessizlikle veriyor. Bu nedenle asıl soru yalnızca ses çıkaranı fark edip etmediğimiz değil; sessiz kalan çocuğu da gerçekten görüp göremediğimiz.