Öfkemiz Büyüdükçe Birinci Bölüm
Son zamanlarda haberleri izlerken insanın içi daralıyor. Her gün başka bir şiddet haberi, başka bir kavga, başka bir ölüm… Daha birkaç gün önce kucağında çocuğu varken öldürülen bir kadının haberini okuduk. Başka bir genç kadın sokak ortasında hayatını kaybetti. Bir süre konuşuyor, üzülüyor, öfkeleniyor ve sonra başka bir haberin peşine düşüyoruz.
Ama galiba artık sadece cinayetleri değil, bizi bu noktaya getiren şeyi konuşmamız gerekiyor: Öfkemizi.
Çünkü öfke hayatımızın her yerinde. İnsanlar birbirine tahammül etmekte zorlanıyor. Bir ilişkinin bitmesini kabullenemiyoruz, reddedilmeyi hazmedemiyoruz, karşımızdaki insanın bizim istediğimiz gibi davranmamasına tahammül edemiyoruz.
Kadın cinayetlerinin arkasında da çoğu zaman böyle bir anlayış var. “Ben istemiyorsam sen de gidemezsin” düşüncesi, sevgiyi sahiplenmeye; sahiplenmeyi kontrol etmeye; kontrolü de şiddete dönüştürüyor.
Oysa hiç kimse bir başkasının sahibi değil.
Bir kadın ayrılmak isteyebilir. Bir insan sevdiği kişiden vazgeçebilir. Bir ilişki bitebilir. Hayat bazen istediğimiz gibi gitmeyebilir. Bunların hiçbiri bir insanın hayatını elinden almak için gerekçe olamaz.
Bizi asıl korkutması gereken de belki tam olarak bu. Öfkelendiğimizde karşımızdaki insanın da bizim kadar değerli bir hayatı olduğunu unutuyoruz.
Ve bu unutkanlık yalnızca kadın cinayetlerinde karşımıza çıkmıyor.
Sokakta, trafikte, iş yerinde, evde, sosyal medyada… Her yerde biraz daha tahammülsüz, biraz daha kırıcı, biraz daha öfkeli hale geliyoruz.
Belki de ikinci bölümde asıl bunu konuşmak gerekiyor: Öfkemiz hayatımızın her yerine nasıl bu kadar yayıldı?