Sokağın başında ki eski ahşap evde oturuyorlardı yıllardır. Gelen gidenleri olmazdı. Mahalledekiler memleketleri neresi onu bilem bilmezlerdi. Bir Aralık gecesi gök delinmiş gibi kar yağarken taşınmışlardı o eve. Taşındıklarından bir yıl sonra sokağın sonunda ki fırının yanında küçük bir dükkan tutup baba kız aktarcılık yapmaya başlamışlardı. Başlarında anne olmadığından mahalleyle kaynaşmaları kolay olmamıştı. Kızı çok sosyal değildi. Konuşmaktan da çok haz etmezdi. Ama bitkilerden ve doğal ilaçlardan çok iyi anlardı. Sabah namazını kılıp babasıyla birlikte evden çıkmak en güzel rutinleriydi. Dükkan ahşap olduğu için sabah ot süpürgeyle babası yerleri sulayıp sonra süpürürdü. O süpürdükçe ortalığı saran ahşap koku çok hoşuna giderdi Gökçe kızın. Doya doya içine çekerdi o kokuyu. Birazda annesini anımsatırdı, belki ondan bu kadar huzur verirdi. Yıllar geçtikçe onların kiracı olduğunu düşünen mahalleli aslında o evin sahibi olduklarını öğrendi bu baba kızın. Birkaç komşu evlendirmeyi düşünmüştü babasını. Cami çıkışında tenhada durdurup, münasip kısmet olduğunu söylerlermiş. O da kalp kırmadan sessiz sedasız rededermiş bütün söylemleri. O aralık gecesinin üzerinden on aralık gecesi daha geçmiş. Gökçe kızın saçlarına aklar düşmeye başlamış. O da babası gibi taliplerini sessiz sedasız reddetmiş. Mahallede iyi niyetli insanlar kadar kötü niyetli dedikoducu insan da vardı. Kimileri kan davasından kaçtıklarını, kimileri babasının eski mahkum olduğunu kimileri kızın sevdiği olduğu için kimseyle evlenmediğini kimileri ise ince hastalığa sahip olduğunu konuşmuşta konuşmuş.

Yıllar yılları kovalamış babası artık güçten düşmüş Gökçe kızın. Dükkanı açamaz yeni ürünleri alamaz olmuş. Hayat Gökçe kız için artık çok daha zormuş. Babasıyla kolkola girip gidemedikleri yollar onun için zulüm olmuş. Yıllardır babasıyla kimselere bir şey hissettirmeden yaşadıkları hayatı idame ettirmek Gökçe kız için çok zor olacaktı çünkü Gökçe kızın gözleri doğuştan görmüyordu. Ama artık o kadar adımlayarak yaşamaya alışmıştı ki kimse onun görmediğini yıllarca farketmedi. Annesinin vefatından sonra ameliyat umuduyla köydeki bütün tarlalarını satıp İstanbul’a geldiler. Ameliyat umutları da tükenince o parayla o evi alıp yerleşmişlerdi. Çünkü tekrar görmeyen gözle köy edönüp onca dedikoduya maruz kalmak istememişlerdi. İyi de gelmişti onlara İstanbul o küçük mahalle mis kokan o dükkan. Ama artık babası son günlerini yaşıyordu bunu hissediyordu Gökçe kız. Onsuz kalan ömrünün çok uzun olamaması için her gece dua ediyordu Allah’a. Bir gecenin sabahını göremedi babası. O gecenin sabahında bütün mahalle öğrenmişti Gökçe kızın gözlerinin derin bir karanlığa sahip olduğunu. Bir çoğu üzülürken bir çok kişide ah biz neler söyledik neler konuştuk bilmeden diye dizlerini dövdü. Zaten sessiz ve karanlık olan hayatı babasından sonra iyice sessizleşti. O da artık dükkana gitmek istemiyordu. Komşular ilk zamanlar yalnız bırakmasa da sonra herkes kendi hayatına döndü.

Gökçe kız o karanlık hayatı iki sene kendi halinde tamamladı. Mahallede ihtiyacı olana yanık kremi, yara kremi, güzel kokulu esanslar yapıp ömrünü tamamlıyordu. Babasından sonra ömrünün çok uzun olmaması için her gece dua etmeye devam etti. Bir süredir komşuları evin iyice yıprandığını artık o evden çıkması gerektiğini söylüyorlardı. Ama Gökçe kız nereye gidecekti ki zaten kimsesi de yoktu. Herkesi bir şey olmaz Allah bilir en iyisini diyerek öteledi. Evden de arada bir çatırtılar geliyordu ama ciddiye almıyordu.

Bir gece sabaha karşı mahallede çok şiddetli sesler yankılandı. Mahalleli uykuda ne olduğunu anlamadı kimi gökgürlüyor kimi deprem oluyor zannedip sokağa attı kendini. Sokağa çıkan herkes Gökçe kızın evinin üzerindeki toz bulutunu gördü. Mahallenin başında gecenin karası kötü bir gri olmuştu…

Sağlıcakla kalın.