Bir kent görüyorum, yüzyıllara damga vurmuş; bir kent düşlüyorum, toplumuyla barışık; ve bir kent hissediyorum, ruhuyla var olan, var olmak isteyen…

   Bizler, maddi olduğu kadar manevi varlığımızın da farkındayız, farkında olmak için verilerle donatılmışız. Ama ne yazık ki 21. Yüzyıl insanının yaşamını sürdürebilmesi, ancak bu değerini bilemediği manevi kimliğinden soyutlanmasıyla mümkün oluyor. Bulunduğumuz toplum ve değer yargılarının soysuz kalıplaşmışlığında boğulmadan yaşamaya çalışıyoruz. Bu nedenledir ki içsel yapımızın farkında olmamıza rağmen, gerektiği gibi kullanamama lüksüne de sahip bulunuyoruz.

    Kendi farkındalığımızın sahibi olamadığımız gibi etrafımızda olup bitenleri de fark edemez hale gelmişiz, şu son yüzyılda. Değer yargılarının tükendiği, yozlaştığı veya yok olduğu bir çağ kuşatıyor her yanımızı, sessizce fark ettirmeden. Bu kuşatılmışlığın içinden sıyrılabilmenin vereceği huzuru tadamadan yaşıyor ve ölüyoruz.

      Kişisel yalıtılmışlığımızın ortasında o kadar mutluyuz ki aslında, ne bir tepki veriyor ne de karşı gelebiliyoruz. Aslında bizim için önemli olacak başka bir duyguyu bilememek bunun başlıca nedeni herhalde. Bilemeden de huzurlu olduğumuzu sayarak hayatımıza devam ediyoruz. Bizimle birlikte var olduğunu hissettiğimiz başka canlılar, nesneler olduğunun bile farkında değiliz nerdeyse. Farkında değiliz kendi çevremizde yarattığımız bu karmaşık, karmakarışık hayatımızın içerisindeki güzelliklerin. Kendimiz olmadığı gibi, etrafında farkında değiliz, hiç olmuyoruz.

    Çevresel farkındalığın neresindeyiz diye sorarsak ne cevap verebilirsiniz? Çevremizi fark etmeden, algılayamadan ve hissetmeden yaşayıp gidiyoruz. Oysa çevremize biraz bakabilmek neleri değiştirir bir bilsek. Bir bilebilsek bu algı açmazlarından kurtulabilip çevreyi hissedebilmeyi.

    Her şey bakabilmekle başlar, algılamayı başarabilmek adına. Bakıp görebilmeye alışırız, önce yavaş yavaş. Başka bir gözle süzebilsek ne mutlu, algının kapılarından geçebilmek için ilk adımı atmışız demektir. Her gün yürüdüğümüz yerlerden geçerken, her gün girip çıktığımız mekanlarda otururken veya hep gittiğimiz bir meydanda etrafa bakarken birden daha önce fark etmediğiniz bir ayrıntı takılır gözümüze. İşte bu bakmak değil, görmektir. Algının ilk adımıdır. O ayrıntıya daha bir alıcı gözle bakarsınız o zaman, daha önce hiç algılamadığınızı düşürseniz ne yazık ki. Sanatsal bir bakıştır bu, daha doğru bir tabirle, içsel bir görüş. Daha önce hiç farkında olmadan yüzlerce binlerce defa önünden geçip gittiğimiz bir nesnenin ayrıntılarının anlamına vakıf olursunuz. İnsan olduğumuzu hissedip, çevredeki güzelliklerin keşfine çıkarsınız. Tüm unutulmuş değerlerin arasında olduğunuzu ve aslında onların hep orada olduğunu anlar, bizlerin onlarla iletişimimizi koparmışlığımızın getirdiği unutulmuşluğu fark edersiniz. Bu bir yanılsamadır insan için, sonu gelmeyen hiç bitmeyen ve zamana göre değişen yanılsama.

   Çevremizde olan biteni fark ederek, tanıyarak, araştırarak uygarlığı tadarız, onu keşfe değer yanlarıyla anlar ve uygarlığın ileri safhalarına adım atarız.

    Uygar olabilmenin ölçütü budur kısaca; çevreyle uyum içerisinde kendimizi geliştirirken, çevremizi de beraberimizde geliştirmek. Yaşadığımız kentle alışverişimiz bu ilgiye dayanır. Aynı zamanda onunla olan yaşamsal bağımızdır bu, vazgeçemeyeceğimiz ve vazgeçmememiz gereken. Kentin ruhunun en önemli özelliği, zamanın önünde gidişidir. Bizler kent toplumu olarak onu yaşama bağlayan ve ölümüne götüren süreçte yürüyeceği yolun taşlarını döşemeye ana ögeleriz.

    Peki hangimiz bunun farkındayız?