Ara

ELİNİ UZATINCA YILDIZLARA DOKUNDUĞUNUZ KÖYLER

YAYINLAMA:

Yıllar sonra o köyden bahsederken elini yıldızlara uzatsan aya değersin, o kadar yüksekte dağın başında diye anlatırmış hep.

 

Ailesiyle birlikte aynı çatının altında toplanalı iki ay olmuş sadece. Doğumuna bile yetişemediği evladıyla at sırtında karda kışta köye çıkalı iki ay olmuş. Ne o küçük lojman onlara, ne tek gidip aile olarak dönen öğretmene köylüler, ne de o minik kalp o kara kışa alışamamış. Öğrenciler ders saatinde tuvalete gitmek için izin alıp beşikte yatan bebeği izlemek için lojmanın camının önüne dizilirlermiş. Öğretmenin karısı içeri çağırıp beşik sallatsın diye can atarlarmış. Hal böyle olunca öğretmen kimsenin kalbi kırılmasın diye her öğle arası bir öğrenciyi lojmana beşik sallamaya yollamış öğretmen. Sırası gelen hemen atılırmış bugün sıra bende öğretmenim diye. Sekiz ay yerden kalkmayan kar inatla üzerine ekliyormuş her geçen gün o sene.

O gece sabaha kadar hiç düşmemiş bebeğin ateşi. Gün bir an önce ağarsın diye başka hiçbir gece o kadar dua etmemiş ikisi de hayatları boyunca. Güneşin doğmasıyla bebeği hazırlayıp, muhtarın kapısını çalmışlar. Durumu anlatıp hemen ilçe merkezine doğru yola çıkmışlar. Yürürken omuzlarını hizalayan karda  atın sırtında üç saat yol gitmişler. Tipi bazen o kadar hızlanıyormuş ki önlerini görmek imkansızlaşıyormuş. Tipili havada terlenir mi terliyorlarmış. Annenin göğsüne çarşafla bağladıkları bebek, ateşli olduğundan havale geçirecek korkusuyla buram buram terliyorlarmış. Üzerini hafifletseler tipi var kar yağışından göz gözü görmüyor. Daha çok üşüyececek korkusu. Sarıp sarmalasalar ateşi zaten hiç düşmemiş.

Atın sırtında giden anne düşmemek için eyere sımsıkı tutunmuş. Bir taraftan da düşüncelere dalmış gözlerinin kenarında birikip kirpiklerinde donan gözyaşlarıyla. Gelmekle iyi mi ettik küçük çocukla? En ufak hastalıkta böyle perişan mı olacağız? Diye geçirirken içinden.

Atın önünde o halde görse asla tanıyamayacağı. Sadece gözleri görünecek şekilde kafasını sarıp sarmalamış. Ayaklarına önce kalın çorap sonra çizmenin içine giren kar ıslatmasın diye poşet giyip üzerine tekrar yün çorap ve ayağına iki numara büyük çizmeyi de hepsinin üzerine giyen siyah paltolu eşi atın önünden seslenmiş:

  • Hiç düşünme sen onları. İkimizin de tahammülü kalmamıştı yalnızlığa. Söz. nişan, düğün 4 yıldır ayrıyız. Bak doğuma bile yetişemedim. Doğru olan bir arada olmaktı. Halledeceğiz hiçbir şey olamayacak merak etme.

Cevap verememiş o an; sadece gülümsemiş.

Üç saatin sonunda Kızılırmak’ın kenarına karşıya sadece taka bir salla geçebilecekleri yere gelmişler. İlk geldiklerinde de, en çok bu geçiş tedirgin etmiş. Kızılırmak çok acımasız akıyormuş sanki en ufak bir ters hareket onları alabora edebilirmiş. En kötüsü bu sallara eşeklerle binmek zorunda olmalarıymış. Köyden yakacak odun satmak için ilçe merkezine inen köylüler yüklerini eşek sırtına yüklüyorlarmış.

Onlar bu kadar tedirginken yerli halk o kadar alışkınmış ki bu duruma kimse garipsemeden yan yana bir bir oturuyorlarmış. Sonuçta bu bir hayvan ve ırmağın ortasında ayağa kalkmak istese alabora olmamaları için ortada hiçbir sebep kalmıyormuş. Bu düşünce onları korkuya sürüklese de  hayvanlar o kadar alışkınmış ki karşı kıyıya kadar sadece nefes alıyor ayaklarını bile kıpırdatmıyorlarmış.

Yolculuğun sonuna gelindiğinde kimseye zarar gelmeden karşıya geçilmiş. Hemen hastaneye geçip muayene işlemlerini halledip, öğretmenevinde ki odalar dolmadan bir oda ayırtmaları gerekiyormuş. Çünkü her pazartesi tüm ilçe köyleri haftalık veya aylık alışveriş için merkeze geldiklerinden çoğu zaman öğleye kalmadan hem öğretmenevinin hem de diğer iki otelin odaları doluyormuş.

Doktor bronşit tanısı koyup antibiyotik tedavisine başlanması gerektiğini söylemiş. İlacın reçetesiyle birlikte uğurlamış. Önce öğretmenevine geçip odalarına yerleşmişler. Sonra reçete için eczaneye gitmişler. Eczacı elinde olmadığını ertesi gün tedarik edebileceğini söylemiş.

Ertesi gün en geç öğle saatinde dönüş yoluna çıkmaları gerekiyormuş. Ormanı hava kararmadan geçebilmek için. Eczaneyi de sıkı sıkı tembihleyip oradan ayrılmışlar.

Gece yine öksürmekten uyumamış bebek. Hava aydınlanıp saat 09.00’ u gösterdiğine kahvaltılarını yapıp öğretmenevinden ayrılmışlar. Eczaneden ilacı alıp hemen köye doğru yola koyulmuşlar. Önce eşeklerle aynı salda Kızılırmak’ı geçip sonra at sırtında balta girmemiş ormanı geçerek köye tekrar ulaşacaklarmış. Kendisi ne kadar huzursuz olsa da rahat görünüp eşini daha fazla huzursuz etmek istemiyormuş. Yola koyulmuşlar. Orman yoluna koyulup dağa biraz tırmandıktan sonra uzaktan  kurt sesleri duyulmaya başlamış. Kendisi ne kadar alışkın olsa da at sırtında ki eşini korkutmuş sesler.

Köyden inerken 3 saat süren yol tırmanıyor olmanın ve kar yağışının da etkisiyle 5.5 saatte tamamlanmış. Lojmanın kapısına geldiklerinde hava çoktan kararmış. Kapı önünü her gün açmalarına rağmen bir gecede tekrar kapanmış kar yağışından dolayı.

Eşinin at sırtında kendini sıkmaktan artık bacaklarının tutmadığından emin olduğu için hemen odunluğun tavanına sapı dışarda kalacak şekilde bıraktığı küreği alıp evin yolunu açıp sobayı tutuşturmuş. Antibiyotik için soba üzerinde kaynamış suyu hazırlamış eşi de bebeğin üzerini değiştirip mutfağa ilacı hazırlamak için gitmiş.

İlaca başlayıp geceyi biraz daha rahat geçirecek olmanın mutluluğu ile hazırlıyormuş eşi ilacı. Tam ılınmasını beklediği suyu şişeye dolduracakken elinden kaymış şişe ve tuzla buz olmuş. Çıkan sese eşi koşup gelmiş ve yerde darmadağın olmuş şişeye sadece öylece bakakalmış.

.

.

.

.

O gece de yine öksürük ve ateşle geçmiş. 

Gün doğmadan bebeği ve eşini evde bırakıp tekrar yola koyulmuş.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *